İstanbul’un suyla ilişkisi malum, dünyada eşi benzeri olmayan bu şehir, iki denizi birden içinde barındırır ve bu denizleri birleştiren Boğaz’ı, aynı zamanda iki koca kıtayı ayırır. O yüzden, Boğaz’ın sularına kol kanat geren kıyılarda hem buluşmaların heyecanı hem de ayrılıkların hüznü aynı anda yaşanır.
Boğaz havası der geçeriz ya; Tam güzel bir hava yakalamış ve kıyılara akın eden kalabalığın arasına karışmışken… Aniden bir lodos patlayıverir!… Devasa dalgaların kıyıyı dövdüğü o deli lodosla büyülenirsiniz. Bazen de öyle bir fırtına kopar ki, bir anda simsiyahlarını giyinen Boğaz’ın suları tepeden tırnağa ürpertir insanı. Üzerine sis indiğinde ise saklanır, basbayağı bir hayalet şehre döner. Sağanak yağmur yağdı mı hepten sınırlarını yitirir; deniz nerede biter, kıyı nerede başlar, bilinmez.
Yaşlı ve hızla artan demografik yükün altında yorgun düşmüş bir şehir İstanbul. Yine de kapısını çalan herkesi içeri alan o kalender ruhunu kolay kolay yitirmiyor. Şehrin bu özelliği en bariz şekilde kıyıların mozaiğinde görülür. Hafta sonları uzak mahallelerin de akın etmesiyle tam bir cümbüş yerine dönüşen kıyılarda…
Çay-simit eşliğinde sohbeti koyultanların az ilerisindeki lüks restoranda birileri rakı-balık meze eşliğinde haftanın yorgunluğunu atarken… Basamaklara oturup seyyar satıcıdan aldığı çekirdeği çitleyenlerin önünden pahalı spor giysileri içinde “sağlıklı yaşam” sevdalıları geçip giderken… Boğaz’ın o meşhur yalılarının hemen önünde amatör balıkçılar dört mevsim inatla oltasını suya bırakıp “kısmetini” bekler. O sırada başka birileri İstanbul’un olmazsa olmazı sokak hayvanlarını beslerken…
Hepsi oradadır, aynı suyun kıyısında… Daha da önemlisi, her biri şehrin bir başka yüzü ve hepsi şehrin kabulüdür.
Bu fotoğraf çalışması İstanbul’un her biri apayrı bir kimliğe sahip kıyılarına bakıyor; Bakırköy’den Rumeli Kavağı’na, Anadolu Kavağı’ndan Bostancı’ya kadar kıyıların yalnız, yorgun, âşık, mutlu, hüzünlü, huzurlu, coşkulu yüzleri var objektiflerimize takılan karelerde…